ARAMA
Makaleler
05.05.2026

EŞİTLİK ARTIK İLERLEMİYOR—MÜZAKERE EDİLİYOR, SINIRLANDIRILIYOR

Birleşmiş Milletler Kadının Statüsü Komisyonu’nun 70. oturumu maalesef cinsiyet eşitliğinin ilerlediği bir dünya anlatmıyor; aksine,...

Ayşe Kaşıkırık

Makale

05.05.2026
10 DAKİKA OKUMA SÜRESİ

Ayşe Kaşıkırık

İstanbul Teknik Üniversitesi İşletme Mühendisliği'ni onur derecesiyle tamamladı. 2017 yılında İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü'nde (SBE) Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi yüksek lisans programında "Cinsiyet Eşitlikçi...
Devamını Oku...

Etiketler

PAYLAŞ

Birleşmiş Milletler Kadının Statüsü Komisyonu’nun 70. oturumu maalesef cinsiyet eşitliğinin ilerlediği bir dünya anlatmıyor; aksine, bakım emeğinin yeniden tartışmaya açıldığı, cinsiyet eşitliğine yönelik karşı hareketlerin giderek kolektifleştiği bir dönemi görünür kılıyor. Eşitlik artık ilerlemiyor—müzakere ediliyor, sınırlandırılıyor ve her gün yeniden savunulmak zorunda kalıyor. Dr. Ayşe Kaşıkırık izlenimlerini yazdı.

New York’ta Birleşmiş Milletler Genel Merkezi’nin koridorlarında dolaşırken zihne takılan soru basit ama huzursuz edici: gerçekten ilerliyor muyuz, yoksa yalnızca ilerliyormuş gibi görünen bir anlatının içinde mi hareket ediyoruz? Çünkü 2026 yılında gerçekleşen Kadının Statüsü Komisyonu’nun 70. Oturumu (Commission on the Status of Women – CSW 70), ilk bakışta alışıldık diplomatik yoğunluğu, çok katmanlı toplantı takvimi ve küresel katılımıyla önceki yılların devamı gibi görünse de bu yüzeyin altında belirgin bir kırılmayı ve yön değişimini açıkça hissettiren bir atmosfer barındırıyordu.

Bu kırılma daha çok hangi kavramların nasıl ifade edilebildiği, hangi konuların açıkça dile getirilemediği ve en önemlisi hangi alanlarda uzlaşının sağlanamadığı üzerinden kendini gösteriyordu. İşte bu nedenle CSW 70’i aynı zamanda küresel cinsiyet eşitliği mücadelesinin mevcut durumunu yansıtan bir eşik anı olarak okumak gerekiyor. Çünkü bu yıl ortaya çıkan tablo, nerede zorlandığını, nerede gerilim ürettiğini ve hangi alanlarda yeniden tanımlandığını açık biçimde ortaya koyuyor.

Uzlaşının Çözülmesi: Oy Birliğinden Oy Çokluğuna Geçiş Ne Anlatıyor?Kadının Statüsü Komisyonu’nun en ayırt edici özelliklerinden biri, Uzlaşılmış Sonuçlar metinlerinin mümkün olan en geniş mutabakatla kabul edilmesi ve bu sayede ortaya çıkan belgenin tekn

Kadının Statüsü Komisyonu’nun en ayırt edici özelliklerinden biri, Uzlaşılmış Sonuçlar metinlerinin mümkün olan en geniş mutabakatla kabul edilmesi ve bu sayede ortaya çıkan belgenin teknik bir çıktı olmanın ötesinde, küresel ölçekte paylaşılan normatif bir çerçeve işlevi görmesidir. Bu nedenle 9 Mart 2026 tarihinde kabul edilen metnin oy çokluğuyla geçmiş olması, ilk bakışta prosedürel bir farklılık gibi görünse de çok daha derin bir dönüşüme işaret ediyor.

Bu değişim, uluslararası sistemde cinsiyet eşitliği konusunda ortak zeminlerin daraldığını ve devletlerin bu alandaki önceliklerinin giderek daha keskin biçimde ayrıştığını ortaya koyuyor. Oy çokluğu aynı zamanda uzlaşının kırılganlaştığını ve eşitliğin otomatik olarak ilerleyen bir norm olma niteliğini büyük ölçüde yitirdiğini gösteren güçlü bir gösterge.

Bu noktada eşitlik mücadelesinin doğası da dönüşüyor. Daha önce ilerleme üzerinden okunan süreç, giderek koruma, savunma ve direnç eksenine kayıyor. Başka bir ifadeyle mesele, yalnızca yeni haklar üretmekten ibaret kalmıyor; mevcut hakların içeriğini korumak ve aşınmasını engellemek temel öncelik haline geliyor.

ABD’nin Tutumu ve Küresel Siyaset: Eşitlik Artık Tarafsız Bir Alan Değil

CSW 70 sürecinde dikkat çeken en önemli dinamiklerden biri, bazı ülkelerin metne yaklaşımındaki belirgin farklılaşma ve özellikle ABD’nin belirli ifadeler konusunda sergilediği temkinli tutumdu. Birleşmiş Milletler basın yansımaları, bu çekincelerin müzakere sürecini doğrudan etkilediğini gösteriyor.

Bu durum, kadın haklarının artık yalnızca normatif bir ilerleme alanı olmadığını; jeopolitik dengelerin, iç politika önceliklerinin ve ideolojik yaklaşımların doğrudan etkilediği bir alan haline geldiğini açıkça ortaya koyuyor. Uzun yıllar boyunca eşitlik gündeminin ilerletici aktörleri arasında yer alan ülkelerin bile bazı başlıklarda geri adım atması ya da mesafe koyması, küresel normların giderek daha fazla pazarlık konusu haline geldiğini düşündürüyor.

Bu tablo, eşitliğin geleceği açısından kritik bir soruyu beraberinde getiriyor: eğer bu alanda bile ortak bir zemin zayıflıyorsa, uluslararası taahhütlerin sürdürülebilirliği nasıl sağlanacak? CSW 70 bu sorunun artık son derece pratik ve acil bir mesele olduğunu gösteriyor.

Toplumsal Cinsiyet Karşıtı (Anti-Gender) Dalgası: Yeni Bir Karşı Hareketin Kurumsallaşması

CSW 70’te en güçlü hissedilen unsurlardan biri, cinsiyet eşitliğine yönelik karşı hareketlerin giderek daha kolektif ve koordineli bir yapı kazanmış olmasıydı.

Bu karşı hareket, farklı coğrafyalarda benzer söylemler, benzer kavramlar ve benzer stratejiler üzerinden ilerliyor. “Aile değerleri”, “kültürel özgünlük” ve “toplumsal yapı” gibi kavramlar, eşitlik politikalarının sınırlandırılması için daha sık ve daha sistematik biçimde kullanılıyor.

Bu durum, eşitlik mücadelesinin aynı zamanda ideolojik bir mücadele alanı olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Daha da önemlisi, bu karşı hareket artık reaktif değil; proaktif bir karakter taşıyor. Yani yalnızca mevcut kazanımlara karşı çıkmıyor, aynı zamanda alternatif bir normatif çerçeve üretmeye çalışıyor.

Bu nedenle bugün yaşanan süreci basit bir “geriye gidiş” olarak tanımlamak yetersiz kalıyor. Daha doğru tanım şu olabilir: eşitliğin yeniden yazılması.

Bakım Ekonomisi: Eşitliğin Görünmeyen Omurgası

CSW 70 tartışmalarında öne çıkan en kritik başlıklardan biri bakım emeğiydi. Bu durum tesadüf sayılmaz; çünkü bakım emeği, eşitliğin en az görünür ama en belirleyici alanlarından biri.

Kadınların işgücüne katılımı, ekonomik bağımsızlığı ve karar alma süreçlerindeki temsili, doğrudan bakım yükünün nasıl paylaşıldığıyla bağlantılı. Bu nedenle bakım emeğinin dengeli dağılımı, yalnızca sosyal politika başlığıyla sınırlı kalmıyor; eşitliğin yapısal temelini oluşturuyor.

Bu alanda belirgin bir yaklaşım farkı öne çıkıyor. Bir tarafta bakımın ağırlıklı olarak aile içinde çözülmesini savunan yaklaşımlar bulunurken, diğer tarafta kamusal politikaların bu alana aktif biçimde katılımını savunan perspektifler yer alıyor. Bu ayrışma, eşitlik politikalarının yönünü belirleyen temel kırılma noktalarından biri olarak öne çıkıyor.

CSW 70’in en önemli katkılarından biri, bu tartışmayı daha görünür ve tartışılır hale getirmesi oldu. Artık daha net görülüyor: bakım emeğinin yeniden ve adil biçimde dağıtılması, eşitliğin hayata geçirilmesinde merkezi bir rol oynuyor.

Erkeklerin Dahil Olması: Eşitlik Kimin Meselesi?

CSW 70 sürecinde dikkat çeken bir diğer önemli başlık, erkeklerin eşitlik süreçlerine dahil edilmesi, yani “male engagement (erkeklerin katılımı)” oldu.

Uzun yıllar boyunca eşitlik politikaları büyük ölçüde kadınların güçlendirilmesi üzerinden ele alındı. Bu yaklaşım önemli kazanımlar sağladı; ancak bugün gelinen noktada bunun tek başına yeterli olmadığı açıkça görülüyor.

Eşitlik yalnızca kadınların mücadelesi olarak kaldığında, dönüşüm sınırlı kalıyor. Çünkü mesele yalnızca kadınların güçlenmesi değil; güç ilişkilerinin yeniden kurulması.
Bu noktada erkeklerin sürece dahil edilmesi kritik bir gereklilik haline geliyor. Ancak bu dahil oluş hâlâ yeterince kurumsallaşamamış. Politika belgelerinde yer bulsa da uygulamada sınırlı kalıyor. Bu da eşitlik politikalarının en önemli eksiklerinden biri olarak öne çıkıyor.

Çoklu Krizler Çağı ve Kesişimsellik

CSW 70’i anlamak için yalnızca eşitlik politikalarına odaklanmak yeterli kalmıyor; bu politikaların içinde şekillendiği dönemi de birlikte okumak gerekiyor. New York’taki tartışmaları izlerken en net hissettiğim, artık “normal” bir dönemden uzaklaştığımız ve açık biçimde bir çoklu krizler çağının içinde olduğumuzdu. İklim krizi derinleşiyor, ekonomik kırılganlıklar artıyor, savaşlar ve çatışmalar sürüyor, zorunlu göç hareketleri büyüyor. Üstelik bu krizler birbirinden bağımsız ilerlemiyor; aksine, birbirini besleyen ve katmanlaştıran bir yapı oluşturuyor.

Birleşmiş Milletler Toplumsal Cinsiyet Eşitliği ve Kadının Güçlendirilmesi Birimi (UN Women) konuşmalarında da bu durum açıkça ifade ediliyor: krizler derinleştikçe eşitsizlikler de derinleşiyor. Ancak sahada gözlemlediğim tablo bundan daha keskin. Krizler yalnızca eşitsizlikleri artırmakla sınırlı kalmıyor; bazı gruplar için eşitliği tamamen erişilemez hale getiriyor.

Bu noktada kesişimsellik (intersectionality), teorik bir çerçevenin ötesine geçerek sahayı anlamanın temel anahtarlarından biri haline geliyor. Kadınlar homojen bir grup oluşturmuyor. Yoksulluk, göçmenlik statüsü, engellilik, yaş, coğrafya ve çatışma bölgelerinde yaşamak gibi faktörler eşitsizliği katman katman derinleştiriyor. Aynı politika metni, farklı kadın grupları için birbirinden oldukça farklı sonuçlar üretebiliyor.

Gözlem notlarımda özellikle şu çelişki öne çıkıyor: küresel düzeyde eşitlik dili korunurken, sahadaki gerçeklik giderek daha parçalı bir görünüm alıyor. Bazı kadınlar için eşitlik yavaş ilerliyor; bazıları için ise sistemin dışına itilme riski giderek artıyor.

Bu nedenle CSW 70 bana şunu gösterdi: kesişimsellik artık “iyi niyetli bir ek” olarak görülebilecek bir yaklaşım olmaktan çıktı; eşitlik politikalarının merkezine yerleşmesi gereken temel bir gereklilik haline geldi. Aksi durumda üretilen politikalar, en kırılgan grupları kapsamak yerine onları dışarıda bırakma riskini taşımaya devam edecek.

Eşitlik ve Aile: Yanlış Kurulan Bir Karşıtlık

CSW 70 tartışmalarında öne çıkan bir diğer önemli mesele, eşitlik politikaları ile aile politikalarının nasıl ilişkilendirildiği oldu.

Bazı yaklaşımlar bu iki alanı karşıt olarak konumlandırıyor; ancak sahadan gelen deneyimler bunun doğru olmadığını açıkça gösteriyor. Eşitlik ve aile politikaları birbirine zıt değil; doğru kurulduğunda birbirini güçlendiren alanlar.

Bakım emeğinin paylaşılması, ebeveynlik rollerinin dengelenmesi ve sosyal destek mekanizmalarının güçlendirilmesi hem aileyi güçlendiriyor hem de eşitliği derinleştiriyor. Buna rağmen eşitliğin aileye karşı bir tehdit olarak sunulması, anti-gender hareketlerin en etkili söylemlerinden biri haline gelmiş durumda.

Bu da eşitlik mücadelesinin, aynı zamanda anlatı mücadelesi olduğunu açıkça ortaya koyuyor.

Katılım Krizi: Küresel Tartışmanın Sınırları

CSW 70’e dair en dikkat çekici gözlemlerden biri de katılım meselesiydi. Özellikle Orta Doğu ve Kuzey Afrika ülkelerinden katılımın sınırlı olması, küresel eşitlik tartışmalarının kapsayıcılığına dair ciddi soru işaretleri doğurdu.

Vize engelleri, artan maliyetler ve bürokratik süreçler, birçok sivil toplum temsilcisinin sürece katılımını zorlaştırdı. Bu durum, eşitlik tartışmalarının en çok ihtiyaç duyan bölgelerin deneyimlerinden kısmen kopuk ilerlemesine neden oluyor.

Ortaya çıkan tablo açık: eşitliği konuşan masa, herkese eşit açık değil.

Bu da küresel politika üretiminin meşruiyetini doğrudan etkileyen bir sorun olarak karşımıza çıkıyor.

Sonuç: Eşitliğin Yeni Evresi

CSW 70 bize açık bir gerçeği hatırlattı: cinsiyet eşitliği artık kendiliğinden ilerleyen bir süreç olmaktan çıktı. Uzlaşının zayıfladığı, karşı hareketlerin güç kazandığı ve politik alanın giderek daha sert bir müzakere zeminine dönüştüğü bir dönemden geçiyoruz. Bu nedenle eşitlik mücadelesini yalnızca kazanımlar üzerinden değil, kırılganlıklar, kayıplar ve riskler üzerinden birlikte değerlendirmemiz gerekiyor.

Bugün eşitlik, doğrusal bir ilerleme hikâyesi sunmuyor; aksine inişli çıkışlı, hassas ve sürekli dikkat gerektiren bir alan olarak karşımızda duruyor. Bu tablo, mücadeleyi yeni bir evreye taşıyor. Artık mesele; mevcut kazanımları korumak, aşınmayı durdurmak ve değişen koşullar içinde eşitliği yeniden kurmak.

Bu yeni evre, daha güçlü bir kolektif irade, daha kapsayıcı politikalar ve daha derin bir dayanışma gerektiriyor. Çünkü eşitlik, kendiliğinden genişleyen bir alan olma özelliğini büyük ölçüde yitirdi; giderek daha fazla sahip çıkılması gereken ortak bir kazanıma dönüştü.

Ve belki de CSW 70’ten geriye kalan en net gerçek şu: Eşitlik garanti altında değil.

Artık eşitlik, ulaşılması gereken bir hedefin ötesinde; her gün birlikte inşa edilmesi, korunması ve savunulması gereken ortak bir mücadele alanı.

Önümüzdeki süreci bir devamlılık çizgisiyle sınırlamıyor; aynı zamanda bir yön tayini olarak ele alıyoruz. Bu çerçevede, gelecek yıl düzenlenecek CSW71’in öncelikli teması, Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları genelinde toplumsal cinsiyet eşitliği ile kadınların ve kız çocuklarının insan haklarının ne ölçüde hayata geçirildiğini değerlendirmek.

2030’a yaklaşırken tablo net: Amaç 5 kapsamında hiçbir göstergenin tam anlamıyla gerçekleştirilememiş olması, mevcut ilerlemenin sınırlı kaldığını ortaya koyuyor. Bu nedenle CSW71, ilerlemeyi gözden geçirmenin ötesine geçerek hangi alanlarda hızlandırıcı adımlara ihtiyaç duyulduğunu, hangi politikaların güçlendirilmesi gerektiğini ve eşitlik gündeminin nasıl yeniden ivme kazanacağını belirleyecek bir süreç sunuyor. Aynı zamanda Pekin Deklarasyonu ve Eylem Platformu’nun uygulanmasını yeniden değerlendirmek ve ileri taşımak açısından önemli bir fırsat oluşturuyor.

Bu umut ve sorumlulukla, CSW71’in daha eşit, daha kapsayıcı ve daha adil bir dünyaya doğru somut adımların güçlendiği bir zeminde gerçekleşmesini temenni ediyoruz. Çünkü biliyoruz ki, eşitlik ancak birlikte sahip çıkıldığında kalıcı hale geliyor.

Kaynakça

Diğer Yazılar

Soru ve mesajlarınızı e-posta yoluyla bize iletebilirsiniz.

E-Posta Adresi:
info@sessizolmaz.org
Bizi Takip Edin

©2026 Tüm hakları saklıdır.